13. Uluslararası Bağımsız Film Festivali


0

13. Uluslarasarı Film Festivali biletleri bugün satışta…

Uzun süredir merak ettiğimiz  filmler, malumunuz  öncesinden açıklanmıştı.

Dönemsel bir durum mudur bilemedim ; ama yaklaşık on gündür incelediğim hatta Dvd sini alıp izlediğim  filmlere bir türlü ısınamadım.

Bir soğukluk, bir sığlık var sanki …

Özenilmemiş bir hava hissettirdi bana, hayal kırıklığı yaşadım.

Hatta, ilgili web sitesinin tasarımından tut, film tarzı başlıklarına kadar ; filmlerin konusundan tut, ilgili sinemaların yol adresine kadar yetersiz kalınmış kanımca.

http://www.ifistanbul.com/tr/index.asp

 

Film festivali denilince aklınıza gelen Beyoğlu artık yok.

Emek yok;  Fitaş var , istinye Park var , var da var…

Atlas sinemasında da film yok mesela … Karga Art denen  yer de var, Caddebostan Budak’ta var.

Bir festival neden AVM de olur arkadaş ? Neden kapalı bir mekanda ? Neden her şey denetim ve gözetim altında?

Bir yılda, sadece on gün boyunca keyif aldığımız zamanı piç etmeyin bari.

Sinemaları böldünüz ve ufacık hale getirdiniz. Eskiye dair ,beğeniye dair hiç bir şey bırakmadınız …

Kapsül bilgi halinde içimize atsanıza filmleri !!!

Hem böylesi daha kolay olur , Öncesinde kahve içme derdi, sonrasında bir  barda tartışarak zaman kaybetmek gibi bir lüksümüz de olmaz

Hem o zaman Atlas’tan Emek sinemasına koşuşturan çiftleri de göremeyiz .Onları da eve tıkar boğarız Dvd güruhuna ..

Emek Sineması, eski sinemalar, eski güzellikler neden ve nasıl ortadan kaldırılmasıyla ilgili uzun uzun cümleler yazmayacağım ; lakin festival tadına dair ağzımda hiç bir tat yok artık . Olmayacakta …

Çünkü kültür faşistleri her yerde … Hatta mikrop yayılıyor …

Senin bile içinde, bir sır var  sadece, ara ara alev alıyor…

13. Uluslarasarı Film Festivali için zaman yaratılırsa, kendimce  gidilmesini önerdiğim filmleri çıkardım.Umarım ilginizi çeker.

Kaze Tachinu / Rüzgar Yükseliyor

Hayaller, içlerinde bir doz çılgınlık barındırır ve bu tür bir zehir gizlenmemelidir. Fazla güzel bir şeye özlem duymak seni bitirebilir. Güzele yönelmenin de bir maliyeti olabilir.

Miyazaki kariyerini yaratıma ve yıkıma hürmetle bitiriyor.

Büyük ustanın son çalışmasında olması gereken her şey var. Onun uçaklarla ilgili saplantısı, iki dünya savaşı arasında ülkesinin maruz kaldığı ve sebep olduğu trajediler, bütün engellere direnen sonsuz aşk teması ve şaşırtmaktan asla vazgeçmeyen Miyazaki’ye has bir animasyon üslubu…

Rüzgar Yükseliyor, Japonya’nın en çok övülen ve aynı zamanda en çok yerilen uçak mühendisi Jiro Horikoshi’nin kurmaca bir biyografisi.

Jiro Horikoshi, Pearl Harbor’ı bombalamak için üretilen ve sonrasında kamikaze pilotlarının kullandığı tasarımların yaratıcısı. Ama bizim izlediğimiz daha ziyade, hayal gücü geniş, akıllı bir çocuğun düşlerini gerçekleştirme öyküsü. Yani aslında bütün güzel hayallerin ardındaki o gözleri yaşartan romantizm. Apolitik duruşuna rağmen, belki de tam bu yüzden, film birçok siyasi tartışmayı beraberinde getirdi. Miyazaki, kahramanı Jiro’yu alıntılayarak, “tek istediğim, güzel bir şey üretmekti,” diyor. Bunu başardığına şüphe yok.

El Vals de los Inútiles / İşe Yaramazların Dansı

“Protestolar sırasında sağ görüşlü siyasetçilerin kullandığı ‘inutiles y subversivos’ (faydasız ve baltalayıcı) ifadesini ben de kullanmak istedim… Onlar için toplumsal bir vicdana sahip olan bir kimseden sisteme fayda gelmez; sistem bu kimseleri dışlar, onları tehlikeli ve marjinal ilan eder.”

Şili’de devletin eğitim politikalarına karşı ayaklanan halk Başkanlık Sarayı’nın etrafında 1800 saatlik bir maraton koşmaya karar verir.

2011’de Şili’de hükümetin eğitim politikalarına karşı bir protesto düzenlenir. Hükümet özel okulları desteklerken, halkın bir kısmı devletin eğitime el atması gerektiğini, aksi takdirde fırsat eşitsizliğinin daha da artacağını düşünmektedir. Bunun üzerine başkent Santiago’daki Başkanlık Sarayı etrafında 1800 saatlik bir maraton düzenlenir. Genci ve yaşlısı, 1800 saat boyunca dönüşümlü olarak sarayın etrafında koşacaklardır. İşe Yaramazların Valsi bu maratona dahil olan iki farklı bireyi takip ediyor. Biri, okuduğu liseyi arkadaşlarıyla beraber işgal eden bir öğrenci, diğeri ise Pinochet zamanında işkence görmüş eski bir muhalif (şimdi ise bir tenis öğretmeni). Bu iki bireyin gündelik hayat pratikleri üzerinden toplumsal değişimin imkânını araştıran belgesel, Şili’nin dününe, bugününe ve yarınına ışık tutuyor.

Yi Dai Zong Shi / Büyük Usta

Dünyevi olanla olmayanı dövüş sanatlarından daha iyi kim buluşturabilir?

Azılı hayranları bile bu filmin Wong Kar Wai’nin filmografisinde farklı bir yeri olduğunu göreceklerdir. Hikâye pek de önemli değil. Uzak doğu sinemasının tipik aşırı melodramatik konularının, filmin izleyicide uyandırdığı toplam hisse çok da özel bir katkısı olmuyor. Hikâye yerine, filmin yapımının on yıl sürdüğü ve bir yılın kurgu odasında geçtiği bilgisi daha anlamlı. Sinematografi ve dövüş koreografisi tam bir seyir ziyafeti sunuyor.

Sadece göz için değil ruh için de. Çünkü yalnızca uçan bedenlerin zarafetinin yarattığı stil değil, arkasındaki felsefe de insanı hipnotize ediyor. Dövüş sanatları filmlerinin sevdalıları her saniyeyi kana kana içlerine çekeceklerdir zaten, ama bu filmi belli bir türe sabitlemek haksızlık olur. Wong Kar Wai’nin son filmi, ustanın beş yıllık sessizliğini affettirecek cinsten.

Good Vibrations

Konu punk’a geldi mi, New York’un saç stili var, Londra’nın pantolonları, ama Belfast’ın sebebi!

70’lerin Belfast’ında, sınıf ayrımlarının iyiden iyiye belirginleştiği savaş kaosu döneminde yapılabilecek en güzel şey, bir plak dükkânı açmak olurdu herhalde.

Terri Hooley, radikal, asi ve son derece tutkulu bir müzikseverdir. Mahallesinin bombalandığı, siyasi grupların yol kestiği sıralarda, o bir müzik insanı olmaya karar verir. Genç karısı Ruth’un da desteğiyle giriştiği bu yolculukta, Hooley’nin reggae’ye olan ilgisi yerini Belfast punk sahnesine bırakır. Yeni bir müzik akımının doğuşunu gözler önüne seren film, aynı zamanda Terri’nin hayatının dalgalı akışını da müziğin sesinden anlatıyor. Good Vibrations, İrlanda’nın punk babası olarak gösterilen Terri Hooley’nin gerçek hayat hikâyesini anlatmakla yetinmeyip, aynı zamanda The Undertones efsanesinin yükselişine de şahitlik etmemizi sağlıyor.

Inside Out: The People’s Art Project / Tersyüz: İnsanların Sanat Projesi

“İnandığınız bir şey uğruna harekete geçerek küresel bir sanat projesine dahil olmanızı diliyorum. Birlikte dünyayı ters yüz edelim.”

2011 yılında TED ödülünü kazanan Fransız sanatçı JR dünyanın en geniş katılımlı küresel sanat projesini başlatarak yüz binlerce insana yaşadıkları sokakları fotoğraflarla yeniden sahiplenmenin yolunu açar.

Her sene yalnızca bir kişinin layık görüldüğü prestijli TED Ödülü’nü 2011 yılında kazanan Fransız sanatçı JR’a dünyaya ilham verecek dileğinin ne olduğu sorulur. “İnandığınız bir şey uğruna harekete geçerek küresel bir sanat projesine dahil olmanızı diliyorum. Birlikte dünyayı tersyüz edelim,”der.

Kurallar basittir: kendinin veya tanıdığın birinin fotoğrafını çek, gönder, büyük boy kâğıda basılan resimleri sokaklara yapıştır ve sesini duyur.

Tüm baskı masrafları JR tarafından karşılanan bu proje çok kısa sürede dünyanın her tarafında binlerce takipçi buldu. Cezayir’den Haiti’ye, Kuzey Dakota’dan Pakistan’a, insanlar organize olarak çektikleri fotoğrafları sokaklara ve binalara yapıştırmaya başladılar. Sanatı izleyen değil, sanatı icra eden oldular.

Zaman geçtikçe proje de evrildi; Arap Baharı, Londra’daki ayaklanmalar, Occupy hareketi ve Haiti’deki deprem derken, doğrudan olayları yaşayan insan ve toplulukların hikâyelerine tanıklık etmeye başladı. Gözümüzün önünde küresel bir hareket doğdu; ilham arayanlar, kaçırmayın

A Spell To Ward Off The Darkness / Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü

iz ütopyanın kalıcı bir şey olduğunu düşünmüyoruz, tam tersine, içinden geçilen, süreksiz bir şey aslında o.”

Kuzey topraklarında aşkınlığı bulmak üzere çıkılmış ruhani bir yolculuk.

Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü, pagan temsillerinden komün denemelerine, black metal festivallerinden kutuplardaki münzevilere, Kuzey

Işıkları’ndan her daim mucizevi anlara uzanan ruhsal bir yolculuk. Giderek sekülerleşen Batı yaşam biçimindeki spiritüelliğin, ütopyanın olanaklılığına dair de bir soruşturma aynı zamanda. Sanatçı/yönetmenler Ben Russell ve Ben Rivers bu ilk birlikteliklerinde seyircinin deneyimiyle tamamlanacak,kendilerinin “katılımcı etnografi” olarak adlandırdığı, kalıplara sokulamayacak bir iş ortaya çıkarıyorlar. Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyüprofesyonel olmayan aktörlerin performanslarının İskandinav manzarası eşliğinde bir koreografi gibi kaydedildiği; geçmiş, gelecek ve şimdinin iç içe geçtiği anları yakalamaya çalışan bir ritüel gibi. Karanlıktan aydınlığa geçişteki deneyimimiz, yaklaşmakta olan ütopyanın genel provası değil midir?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Like it? Share with your friends!

0
Oben

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir